Pardus-Linux.org un düzenlediği yarışmaya öykü kategorisinde katılmıştım ve bugün öğrendiğim sonuçlara bakılacak olursa Öykü kategorisinde 1.liği göğüslemişim
E-postama attıkları bir mesajla küçük bir hediye göndermek için adresimi istediler… Bu haberle beraber hikayemide sitemde yayınlamak istiyorum… Ayrıca diğer kategorileri ve kazananları görmek için buraya bakabilirsiniz.
Yıl 2019…
“Memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş durumda…”
16 Mayıs…
Ankara’ya ayak bastığımda memleketin durumu ile ilgili edindiğim bilgiler şöyleydi: Hükumet, dar görüşlülüğün neticesi olarak kaynağı belli olmayan yazılımları kamu kuruluşlarında kullandırmaya devam ediyordu. Yıllar önce başbakanlığın sessiz sedasız başlattığı özgürlük hareketi birilerinin çıkarları yüzünden daha sonuçlandırılamamıştı. Millet, geleceği görememiş ve herhangi bir yazılımda casus kodların olup olmamasına aldırış etmeden zevkleri uğruna; kişisel bilgilerini ve sohbet kayıtlarını kimliği meçhul kişilerin kullanımına sunmaya devam ediyordu. Ülke güvenliği kaynak kodları okunamayan sistemlerin elinde.
Bu kötü duruma karşın Milli Güvenlik Bakanlığı’nın ASAL’ı devlet destekli olan Pardus Linux dağıtımını kullanmaya yıllar öncesinden başlamıştı. Bazı kurum ve kuruluşlar ise ya özgür yazılımları tercih ettiler ya da yavaş adımlarla bu yolda ilerlemeye çalışıyorlardı.
Özgür yazılımı savunan binlerce insan ise yıllardır sivil toplum hareketleriyle halkı bilinçlendirmeye çalışıyorlardı.
”””50′ li yılların zannedersem ilk yarısıydı… Hayal meyal hatırlıyorum… Bahara doğru bir kış günüydü… Karlar daha erimemişti… Hevesli olduğumuz için traktörün vagonunda gidiyorduk. Bir cismin pike yaparak gittiğini gördüm… Kasabanın o zamanki nüfusu; 2000-3000 civarında bir şeydi. O zamanlar herkes birbirini tanırdı… Bulunduğumuz kara yolu daha tam bitmemişti(Sivas kara yolu)… Çarşıdaki ne kadar insan varsa bulunduğumuz yere -kara yoluna- doğru hücum ettiler. “Uçak düştü, Uçak düştü” diye. İşte bende çocuktum, oradan birine dedim ki, “Ağabey,” dedim, “böyle bir şey düştü ama,” dedim, “ancak böyle gördüm.”(Nasıl bir cisim olduğunu yaş itibari ile hatırlamıyor.) Ondan sonra gittiler, gezdiler, geldiler… Ondan sonra bir iz var mı? yok mu? diye anlatan da olmadı… Çocuklukta insan bu şeyleri iyi takip edemez. Kasabanın kaymakamı da oraya kadar geldi. Birkaç kişi oraya doğru gitti, ama korkudan da çoğu yoldan öbür tarafa geçemedi(Yolun karşı tarafı, yani cismin düştüğü tahmin edilen yer, ağaçlık bir alanmış.). Ondan sonra birkaç kişi daha gitti, ama onlarda cesaret edemedi. Jandarmaya da haber verdiler, ama ne oldu bilmiyorum. Radyodan haberleri dinlediler, ama uçak vs. düştü diyen olmayınca olay unutuldu…”””
1950-55 Yozgat/Sorgun
Daha önce bir bilim-kurgu yarışması için yazmaya çalıştığım ve vakit azlığından dolayı kısa kesip yollamak zorunda olduğum hikayemi, genel hatlarıyla ele alıp tekrar yazmaya ve paylaşmaya karar verdim. Umarım şimdiki daha güzel olur.
Dünyanın Sonu
Bahçeli evlerle sarmalanmış sokakta, cırcır böceklerinin sesinden başka ses çıkmıyordu. Bunaltıcı yaz akşamında; evlerin pencereleri, gelmesini bekledikleri akşam esintisi için ardına kadar açıktı. Kimi ev sahipleri komşularıyla bahçelerinde sohbet ediyor; kimi ev sahipleri de yine komşularıyla beraber mangal yakıyordu. Bir ev vardı ki; o evde yaşayan yeni yetme, genç bir oğlan, en büyük tutkusunu yerine getiriyordu.
Ejder, doğum gününde ablası tarafından hediye edilen yeni bir teleskopla uzayın sonsuzluğunu izliyordu. Öyle heyecanlıydı ki; gözleri teleskopla bütünleşmişken, kalbi pır pır atıyordu. Gözüne ilişen hiçbir yıldızı tanımasa da uzayın gizemli cisimlerini izlemesi çok güzeldi…
Yazının tamamını oku. »
İlk kısa hikayemi yayınlamaktan dolayı mutluyum
Hikayeye uygun bir isim bulduğumu sanmıyorum, ama sanırım hikayede geçen olayı bir nebze olsun adlandırıyor…
SAVAŞ
Terliyordu… Elleri titriyor ve sabit duramıyordu. İsrail’ in son saldırısında ailesini kaybetmişti ve ailesinin ölümüne yol açan kişilerden; biri kadın, iki kişi elindeydi. Az sonra kapalı oldukları odaya gidecek ve yapması gerekeni; onları kurtarmak için gelmelerinden önce ailesinin intikamını alacaktı… Sonrada yaşamına bir son verecekti; artık yaşamasının bir anlamı yoktu…
Mustafa; ölmeden, öldürmeden önce; o, insan demeye ağzı varmayan canilere, yaşadığı acıyı tattırmalıydı. Onlara; ailesini kaybettiği zaman yaşadığı acıyı, en azından bir kısmını tattırmalıydı. Peki, ne yapacaktı? İşkence mi etmeliydi? Onları hayal dahi edemeyecekleri şekilde yavaş ve acılı bir ölüme mi götürmeliydi? Ama elleri, kalbi veya dürtüleri bunları gerçekleştirmesine müsaade edecek miydi? Sanmıyordu… O hiçbir zaman acımasız ve kana susamış biri olamazdı. Hayatında bir başka birini dahi incitememişti çünkü. Şimdi düşününce bile, kapalı odada elleri kolları bağlı duran iki insanı öldürebileceğini sanmıyordu. Yapmalıydı…
Yazının tamamını oku. »